
BİR ÇABA MESELESİ
4 Mayıs 2024
KENDİ BAŞINALIK
8 Mayıs 2024KENDİNİ AFFEDEMEYEN BİR KADININ HAYATINDAN 24 SAAT
Günler ayan bir şekilde rücu’nu bekliyor vakur bir suret ile… Fidanlar boynunu eğmiyor uzanıyorlar semaya kendinden emin şekilde. Hayat olduğu yerden devam ediyor, sanki etmesi gerekiyormuş gibi. En derinlerimde hasıl olan bu vukuya derman olamıyor bir tabip.. Güllerin ruhudur diyorum, güllerin ruhu… Bir lahzada darmaduman oluyor içimde analık ettiğim turuncu güller, önce yavaştan bir şaibe tebellür ediyor güllerin ortasında. Sonra da ele geçiriyor katran karası yoksuzluğun. Müşküllüğünü hatırlatıyorum kendime. Diyorum “Sen sadece müşkülsün, dahası yok.” Bizatihi biliyorum lakin mani olamıyorum, olmak istemiyorum. Sonsuza dek kaybederim seni, sanki hiç kaybetmemiş gibi. Oysa ki ben, yanaklarına düşen allığın tonunda biçare bir Glayörüm. Kaybediyorum kendimi, benliğimi. Pişmanlıklarım bırakmıyor ruhumu. Beni, seni, sığdırdığımız koca maziyi. Uzaklara dalacak olduğum her vakit Zephyrantes oluveriyorsun, yağmur zambağı. Düşüyor harelerimden senin kat’i surette çıkmasına izin vermediğin billurlar. Haykırıyorum lakin uzuvlarım hiçsiz, verdiğim sözü çok geç anlıyorum. Pişmanlık… “Pişman mıyım?” diye soruyorum şahsiyetime. Ne ki o? Senin terkinden beri düşmanım bilirim her latifeyi, her heceyi. Aynalar da bundan hallice. Ben, senin bakmaya kıyamadığın gözlerinle kör olmuş bir biçimde karşına dikiliyorum. Hesap sormak haddime mi? “Kalk!” diyorum, 2 damla gözyaşı elmacıklarımdan kabrine karışıyor. O an, işte o an ne yaptığımı anlıyorum. Kapındaki yel bile hoyratça davranıyor bana. “Kalk!” diyor, yel. “Kalk”. “Hayır.” diyorum ve sımsıkı sarılıyorum toprağına. Yaslıyorum başımı ruhuna, eklem yerlerim senin toprağını sıkmaktan kıpkırmızı oluyor. Çamur olmuş, toprağın nemini almış ama hiç tasvip etmediğin surette. Bilinmez, bir an yelin okşayışında anlık bir şefkat hissediyorum. Sanki senin koruyucun burayı mesken bellediğimi hatırlıyor. Ama çok kısa sürüyor. Bir kefesinde senin diğer kefesinde benim olduğum bir terazideyiz. Ben aşağında kalıyorum, işlediğim suç sebebiyle, belli… Acıyor bana, kapındaki yel bile lakin sen istemiyorsun affetmeyi, gözyaşlarımla kuruttuğum kalbimi. Son bir kez diyorum, son bir kez. Sanki ilk sefermiş gibi bir acı ile sarılıyorum bembeyaz taşlarına. Affını diliyorum, günde 5 defa 10 yıldır yaptığım gibi. Uzanıyorum tasasızca yanında. Gökyüzüne bakıyorum, isteğimin olma ihtimalinin, son evre kanser hastasının iyileşme ihtimali gibi olduğunu anlıyorum. Sanki ben de bu durumdan muzdarip değilmiş gibi. Koskocaman gülümsüyorum semaya doğru. Hak veriyorum sana. Daha ben kendimi affedememişken sen nasıl bunu yapabilesin. İşte o akşam, seni tercih etmediğim için kırgınlıkla buğulanan gözlerin düşüyor hatırıma. Bilemiyorum o kapıdan çıktıktan sonra bana ilelebet kendimi affettirme fırsatı vermeyeceğini. Keşke diyorum, canımı alsaydın da Allah’ım, lakin öyle olmasaydı. İş işten geçiyor, sanki yeni geçmiş gibi. Etraf boğucu bir sessizliğe gömülüyor. O an gökte bir kartal beliriyor. Bu neyin habercisi biliyorum. Affetmişsin beni, belli. Kartalın temsiliyetinden anlıyorum. Haykırıyorum kıvançla bu sefer gözyaşlarım mutluluktan toprağını ıslatıyor. Mutluluğum, istediğini elde etmiş bir çocuk kadar toy; onun kadar pür. Vaktim azalıyor. Ne de olsa son evreyim ben. Zihnim bir an bulanır gibi oluyor ama mutluluğumdan herhalde diye düşünüyorum, temenni ediyorum. Hatırladığım son şey, taşında okuduğum nüfuzlu ismin ve dimağımda beliren gülüşün oluyor. Diyordum ya, ben sensiz var olamam.
Gerçekten var olamazmışım.
Anlayamamayı dilerdim.
Çiğdem TATLI




